AYASOFYA
ÜZERİNE OYNANAN OYUNLAR AYASOFYA KARARNAMESİ
Fethin sembolü olan Ayasofya, İstanbul’un
fethini müteakip geleneğe uygun olarak Camiye çevrilmiş ve yine Allah’a ibadet
için kullanılmaya başlanmıştır.
Fetih sırasında acil onarım ihtiyacı
bulunan Ayasofya’da gerek Fatih Sultan Mehmet döneminde ve gerekse sonraki
dönemlerde önemli restorasyonlar ve güçlendirmeler yapılmıştır. İşte bu
müdahaleler sayesindedir ki Ayasofya günümüze kadar hayatiyetini sürdürmüştür.(Ayasofya,
fetih öncesi yıllarda özellikle haçlı seferleri sırasında büyük zarar görmüş,
en büyük zararı da 4. Haçlı seferi sırasında yaşamış; Ayasofya, Haçlı orduları
tarafından yağmalanmış ve tahrip edilmiştir.)
Ayasofya, İstanbul’un fethini takip
eden 1 Haziran 1453 Cuma günü Akşemsettin’in imamlığında ve Fatih Sultan Mehmet
adına okunan hutbe ile cami olarak kullanılmaya başlanmıştır
Cami olarak işlevini sürdüren
Ayasofya’nın bakım, onarım ve görevlilerinin giderlerini karşılamak üzere, bazı
gayrimenkullerin gelirlerinin buraya sarf edileceği hususunu da kapsayan bir
vakfiye Fatih Sultan Mehmet döneminde hazırlanmıştır.
Ayasofya 1931 yılına kadar ibadete açık
kalmıştır.
1931 yılında, Ayasofya Camiinin sıvaları
altında kalan mozaiklerin meydana çıkarılması ve camide inceleme yapılmasına
müsaade edilmesi hakkında Maarif Vekâletinin 27.04.1931 tarih ve 962 sayılı
yazısı üzerine alınan 07.06.1931 tarih ve 11195 sayılı kararname ile
Amerika’nın Boston Şehrinde bulunan Bizans Enstitüsünün Müdürü Thomas
Whittemore’ye çalışma izni verilmiştir. İşte
bu çalışma izni Ayasofya Camiinin müze haline getirileceğinin ilk işareti
olmuştur.
Thomas Whittemore’nin Ayasofya
Camiindeki çalışmaları 1934 yılı sonlarına doğru tamamlanmış ve Ayasofya Camii
1 Şubat 1935 tarihinde Müze olarak açılmıştır.
Müzenin açılması ile ilgili olarak
İstanbul Müzeleri Genel Müdürü Aziz Ogan imzası ile Kültür Bakanlığına hitaben
gönderilen 27.01.1935 tarih ve 17 sayılı yazıda aynen; “2/I/1935 günlemeç ve
Müzeler 90603 bitiklerine karşılıktır.” Denilmiş ve yazının 5. Maddesinde; “
Ayasofya Müzesinin 1 Şubat 1935 günlemeçinde yerli ve yabancı gezidilere
açılacağını bildirir saygılarımı sunarım” yazılmıştır. (Yazıda güya öz Türkçe
kelimeler kullanılmıştır. Türkçe sözlükte “günlemeç”in karşılığının “tarih”
olduğunu, “bitik” in karşılığının da “ yorgunluk ve hastalıktan gücü kalmamış,
yapışık, dolaşık, ekli” gibi anlamlara geldiğini gördüm, ancak sözlüklerde (1945
tarihli sözlükte dahi) “gezidi” nin karşılığını bulamadım, cümlenin gelişine
göre “ziyaretçi” olmalı.)
Ayasofya Camii’nin müze olarak
ziyarete açılması o tarihte yayımlanan gazetelerde de haber olarak yer
almıştır. 1 Şubat 1935 tarihli “Zaman” gazetesinde; “ Ayasofya Müzesi”
başlığıyla yer alan haberde: “ İlk hazırlıklar bitti, bu sabahtan itibaren
açılıyor. Müze her Cumartesi günü kapalı olacak, sair günler saat ondan dörde
kadar onbir kuruş duhuliye mukabilinde umuma açık olacaktır. Ayasofya’nın tathiratıda
(temizliği) bitmiştir. Yeni Müze bu sabah ondan itibaren ziyaretçilere açık
bulunacaktır” denilmiş, haberde ayrıca; “Camideki halılar ile cami olduktan
sonra binaya ilave edilen bazı kısımlar ve eşyalar tamamıyla kaldırılmış yalnız
bu mabedin bir aralık ta cami olarak kullanıldığını göstermek için mihrap
bırakılmıştır” denilmiştir. (Beyefendiler lütfetmiş mihrabı bırakmışlar!)
2 Şubat 1935 tarihli “Cumhuriyet” gazetesinde de “Ayasofya Açıldı” haberi yer almıştır.
Görüldüğü üzere, “Neden müze
yapıldı” veya “ Neden ibadete kapatıldı” yolunda basında en ufak bir ima dahi
yoktur. ( Maalesef bu basın; Bodrum
Kalesindeki caminin,1915 yılında Fransız zırhlıları tarafından nokta atışı
yapılarak yıkılan, minaresini, 1997 yılında Sayın İsmail Kahraman’ın Kültür
Bakanlığı ve benim de Genel Müdürlüğüm sırasında yapmaya kalktığımızda “minareyi neden yapıyorsunuz, camiyi
ibadete mi açacaksınız” diyerek bizi
kalemleriyle linç etmeye kalkmışlardı.)
Atatürk’ün Ayasofya’yı müze olarak açıldıktan sonra 6 Şubat 1935
tarihinde ziyaret etmiş olduğu da yine İstanbul Müzeleri Genel Müdürü Aziz Ogan
imzalı 07.02.1935 tarih ve 155 sayılı yazı ile Kültür Bakanlığına
bildirilmiştir.
Bu duruma göre; gerek Ayasofya Camii’nin müze olarak açıldığının basında
yer almış olması ve gerekse İstanbul Müzeleri Genel Müdürlüğünün Kültür
Bakanlığına hitaplı yazısında Atatürk’ün Ayasofya’yı müze olarak açıldıktan
sonra ziyaret etmiş olduğunu resmen bildirmiş olması; Ayasofya Camii’nin müze
olarak açılmasından Atatürk’ün haberi olduğunu açıkça göstermektedir. Hatta,
Ayasofya’nın Müze olarak açılması nedeniyle ibadete kapatıldığının Atatürk’e
iletilmesi üzerine Atatürk’ün “ İbadete kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı.
Böyle münasebetsizlik olur mu hiç. Ayasofya Cami’dir, aynı zamanda da Müze
olacaktır, maksat budur” tarzında konuştuğu bazı kaynaklarda belirtilmekte ise
de, bu konuda elimizde kesin bir delil mevcut değildir.
Gelelim Ayasofya Camiinin müzeye çevrilmesi hakkındaki 24/II/1934 tarih
ve 2/1589 sayılı Kararnameye: (Resim: 1)
1989-1992 ve 1995-1997 yılları arasında iki dönem Kültür Bakanlığı
Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü olarak görev yaptığım sırada, Ayasofya’nın
ibadete açılması ile ilgili olarak vatandaşların Kültür Bakanlığına yapmış
oldukları sayısız müracaat üzerine konuyu incelemeye başladık. Başbakanlık
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünden temin edilen, Ayasofya Camiinin müzeye
çevrilmesi hakkındaki kararnameyi incelemeye başladığımda Atatürk’ün “
K.Atatürk” imzası dikkatimi çekmiş ve bu imzanın Atatürk’ün diğer imzalarına
benzemediği, dolayısıyla da başka biri tarafından atılmış olabileceği görüşümü
dönemin Bakanı ile de paylaşmıştım. (Resim: 2-4)
Bu arada vatandaşların gönlünü bir nebze olsun hoşnut edebilmek için
Ayasofya Camiinin “Hünkâr Mahfili” bölümünü mescit olarak düzenleyip ibadete açmak
istedik ve hızlı bir şekilde çalışmalara başladık. O dönemde bu bölüm, maalesef
hurda malzemelerin ve İstanbul’un değişik yerlerinde yapılan kazılar sonucu
bulunan mozaik parçalarının düzensiz bir deposu durumunda idi. Kısa sürede
temizlik ve restorasyon çalışmalarını tamamlayıp 10 Şubat 1991 tarihinde
“Hünkar Mahfilini” ibadete açtık. Akabinde de Ayasofya’nın dört minaresine
hoparlör bağlattık ve 3 Mart 1991 tarihinden itibaren de minarelerden beş vakit
ezan okunmaya başlandı
İncelememiz devam ederken maalesef o yıllardaki sistem gereği sık sık
değişen koalisyonlar sebebiyle Bakan değişti ve ben de doğal olarak başka bir
göreve atandım. Dolayısıyla Ayasofya ile ilgili incelememiz de yarım kalmış oldu. Bu arada kararnamedeki imzanın sahte
olabileceği haberi bazı araştırmacılara da ulaşmış ve onlar da bu konuda
inceleme yapmaya başlamışlardı. Ancak bu hususta kesin bir sonuca
ulaşılamamıştı.
1991 yılı sonundaki iktidar
değişikliği sonrasında ne yazık ki üç minarenin hoparlör bağlantısı kesildi.
Temmuz 1996 da bu minarelerden birine daha hoparlör bağlantısı yapılmış ve iki
minareden ezan okunmaya devam edilmişti. 2013 yılından itibaren de diğer
minarelere de bağlantı yapılmış ve dört minareden ezan okunmaya başlanmıştır.
Aradan geçen zaman zarfında kararname ile ilgili kesin bir sonuca
ulaşmak mümkün olmadı. Bu arada 1930 lu yıllara ait resmi gazeteleri incelerken
bazı hususlar dikkatimi çekince yeniden Ayasofya konusuna yoğunlaştım. Yaptığım
inceleme sonunda da Ayasofya camiinin Müzeye çevrilmesi ile ilgili kararnamenin
sahte / geçersiz olduğuna kesin olarak kanaat getirdim:
Şöyle ki;
1-Kararnamedeki Atatürk’e ait imzanın sahte olup olmadığı konusunda 1996
yılında İçişleri Bakanlığına yapılan bir müracaat üzerine, Atatürk’e ait
imzalar incelemiş ve bu inceleme sonucunda Emniyet Genel Müdürlüğünce
ilgilisine gönderilen 3 Ocak 1997 tarih ve 0.34.02.04.96/007 sayılı yazıda
özetle: “Kararnamedeki imzanın inşası
sırasında Atatürk’ün imzalarından farklı olarak “A” harfinin de kullanıldığı,
“K” harflerinin şekillendiriliş biçimleri ile “t” harfleri kuşaklarının konumu
itibariyle de farklılıklar bulunduğu görülmektedir. Ancak, bu farklılıkların
söz konusu imzanın sahte olduğu yolunda bir sonuca ulaşılabilmesi açısından
yeterli sayılamayacağı” denilmiştir.
Bu açıklamaya göre imzanın Atatürk’e ait olup olmadığı kesinlik
kazanmamış ve bir soru işareti oluşmuştur. Dolayısıyla, Atatürk’e ait
olabileceği yolunda da kesinlik kazanmayan bu imzanın Atatürk’e ait olmadığının
ispatı için başka delillerin de olması gerektiği sonucu ortaya çıkmıştır.
Yapmış olduğum inceleme sonucu
Kararnamenin sahte / geçersiz olduğu konusunda elde ettiğim delilleri aşağıda
sunuyorum:
2-Ayasofya Camiinin Müzeye çevrildiği yıllarda Resmi Gazetede değişik
konularda birçok kararname ve hatta tamimler bile yayınlanmakta iken (Resim: 5 ) Ayasofya ile ilgili bu önemli kararnamenin
yayınlanmamış olması, şüpheli bir durumdur. Birileri çıkıp her kararnamenin
Resmi Gazetede yayınlanma mecburiyeti yoktur diyebilir. Bu beyan da doğrudur,
her kararname yayınlanmayabilir; ancak bütün milleti ilgilendiren böyle önemli
bir kararnamenin Resmi Gazetede yayınlanması gerekir diye düşünmekle birlikte
sadece bu iddiamız Kararnamenin sahteliğini doğrulamayacağından aşağıdaki diğer
delillere de müracaat edeceğiz.
3- Kararname 24 Kasım 1934 tarihlidir ve Reisicumhur imzası “K.Atatürk”
olarak atılmıştır. Oysa; Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e Atatürk Soyadı
verilmesi ile ilgili 2587 Sayılı “Kemal öz
atlı Cümhur Reisimize verilen soy adı hakkında kanun” 24 Kasım 1934
tarihinde kabul edilmiş ve 27 Kasım 1934 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
Kanunun 2. Maddesinde aynen “ Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.” Hükmü yer
almaktadır.(Resim:6) Yani bu kanuna göre Kemal öz atlı Cumhur Reisimiz, Atatürk
soyadını resmen 27 Kasım 1934 tarihinden itibaren kullanabilecektir.
Yine birileri çıkıp, Kanunun 24 Kasım 1934 de kabul edilmiş olduğunu
dolayısıyla Reisi Cumhurun da bu tarihte Atatürk soyadını kullanmış olabileceği
yorumunda bulunabilir. Bu kişilerin yorumuna göre Atatürk kanunsuz bir eylemde
bulunmuştur. Oysa, bir Reisi Cumhur’un böyle bir yanlışlık yapacağı elbette ki
düşünülemez. Nitekim o tarihteki Resmi Gazeteler bizim bu düşüncemizin
haklılığını ortaya koymaktadır.
4- Gazi Mustafa Kemal kendisine Atatürk soyadı verilmesi ile ilgili
kanunun neşir tarihi olan 27 Kasım 1934 tarihine kadar “Gazi M. Kemal” olarak
imza atmış ve ancak 27 Kasım 1934 tarihinden itibaren imzasını “K.Atatürk”
olarak değiştirmiştir.
Nitekim; 8 Aralık 1934 tarih ve 2874 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan;
26 Kasım 1934 tarihli “İktisat Vekaletinden” 1 adet, “Dahiliye Vekaletinden” 2
adet ve Maarif Vekaletinden” de 1 adet olmak üzere toplam 4 adet Kararnamede
Reisi Cumhur imzasının “Gazi M. Kemal”
olarak atılmış olduğu apaçık görülmektedir. (Resim: 7)
: 26.11.1934 tarihli, “Gazi M. Kemal” imzalı Kararname
10 Aralık 1934 tarih ve 2876 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Adliye Vekâleti”ne
ait 27 Kasım 1934 tarihli Kararnamede ise “K.Atatürk” olarak imza atılmış
olması ve bundan sonraki kararnamelerde de artık “K.Atatürk” imzasının
kullanılmış olması; Reisi Cumhur’un soyadı kanununun neşri tarihinden itibaren
“K.Atatürk” olarak imza atmakta olduğunun, daha önceki bir tarihte ise
“K.Atatürk” imzasını atmadığının kesin bir delili olarak karşımıza çıkmaktadır.
(Resim: 8/A) Yani Atatürk Ayasofya Kararnamesinin imza tarihi olarak görülen
24.11.1934 tarihinde henüz K.Atatürk imzasını kullanmaya başlamamıştır. Dolayısıyla bu imzanın Atatürk tarafından
atılmadığı, Atatürk’ün vefatından sonraki bir tarihte, tespit edemediğimiz bir
kişi veya kişiler tarafından, atıldığı gerçeğini ortaya koymaktadır.
Resim 8/A : 27.11.1934 tarihli “K.Atatürk” imzalı
Kararname
Resim 8/B : 22.11.1934 tarih ve 2/1603
sayılı Kararname
Bu arada bazı kişiler Atatürk’ün,
Ülkü Onat’a soyadı vermesi ile ilgili el yazısında imzasını K.Atatürk olarak
atmış olduğunu ve bu yazıya 8.11.1934 tarihinin atılmış olduğunu, dolayısıyla
Gazi M. Kemal’in, Atatürk soyadını 8.11.1934 tarihinden beri kullanmış
olabileceğini söyleyebilirler. Ancak resmi hiçbir belge bunu doğrulamamaktadır.
Elimizdeki resmi belgeler “Resmi Gazete” lerdir. Yukarıda da izah ettiğimiz
gibi Gazi M. Kemal 27.11.1934 tarihine kadar resmi bir belgeye K.Atatürk
imzasını atmamıştır. Bizim için önemli olan Kararnamelere / resmi belgelere
atılan imzalardır. Şayet bu iddiacıların görüşünü dikkate alıp Atatürk’ün
27.11.1934 tarihinden önce bazı özel yazılarında K.Atatürk imzasını atmış
olduğunu kabul edecek olursak, bu kez Atatürk’ün, kendisine soyadı verilmesi
ile ilgili kanun çıkmadan “Atatürk” soyadını benimseyerek kendisine bu
soyadının verilmesi telkininde bulunmuş olduğu ve kanunun bundan sonra
çıkarılmış olduğu anlamı ortaya çıkar ki bunun da doğruluğunun ispatı mümkün
değildir.
Zira; Atatürk’e soyadı verilmesi ile ilgili Kanunun Türkiye Büyük Millet
Meclisinde görüşülmesi sırasında söz alan Başvekil İsmet İnönü’nün: “
Arkadaşlar, Büyük Önderimiz Cümhur Reisimizin soy adı için bir kanun teklif
ediyoruz. Düşündük ki; soy adı kanunu tatbik olunurken Büyük Önderin taşıyacağı
adı tayin etmek Büyük Meclisin borcu ve hakkıdır. Kanunda biz (Atatürk) adını
teklif ediyoruz. İnanıyoruz ki; ulusun en değerli varlığı olan Cümhur
Reisimizin adını söylerken derin saygı ve sevgi duygularımızı birlikte
sezdirmiş olacağız.” Demiş olması Atatürk soyadının kendileri tarafından teklif
edildiğini açıkça göstermektedir.
Kaldı ki; Atatürk’ün imzasını
çizen, Amerikan Kolejleri Yazı ve Matematik Öğretmeni Vahram Çerçiyan’ın 1969
yılında Milliyet Gazetesinde yayımlanan röportajında; Atatürk’ün imzasını
çizmek görevinin kendisine verildiğini beyan etmiş ve kendisine telefonda
“Biliyorsunuz Mustafa Kemal bugün Atatürk soyadını aldı. Kendisine bundan sonra
kullanabileceği bir imza takdim etmek istiyoruz. Bunu olsa olsa sizin
gerçekleştirebileceğinize inanıyoruz. Bu gece hazırlayacağınız bir tek imza
taşıyan kartvizit yarın sabah sizden alınacaktır” dendiğini, kendisinin de sabaha
kadar beş imza örneği hazırlayıp “seçimi Ata yapsın” diyerek imza örneklerini
gönderdiğini, aradan üç gün geçtikten sonra Atatürk’ten bir teşekkür mektubu
aldığını, ifade etmiş olduğundan; Atatürk’ün 27.11.1934 tarihinden önce
“K.Atatürk” imzasını kullanmış olamayacağı gerçeğini ortaya çıkarır.
5- Ayrıca; söz konusu Ayasofya Kararnamesine yazılan “Kararname Sayısı”
nın da gelişigüzel yazılmış olduğu yine Resmi Gazetelerin tetkikinden
anlaşılmaktadır. Ayasofya Kararnamesine 2/1589 sayısı verilmiştir. Resmi
Gazeteleri incelediğimizde Kararnamelere tarih sırasına göre numara verildiği
açıkça görülür. Nitekim incelediğiniz 22 Kasım 1934 tarihinde alınan Kararnamelere
2/1594 ile 2/1603 arasında sırasıyla numara verildiği görülmektedir. (Resim 8/A,
8/B). Ayasofya Kararnamesi ise son olarak 2/1603 sayısı verilmiş olan bu kararnamelerden
iki gün sonraki bir tarihe aittir. 24 Kasım 1934 tarihlidir. Yani Kararname
Sayısının 2/1603 den sonra gelen bir sayı olması gerekir. Oysa; söz konusu
kararnameye verilen 2/1589 sayısı bu sayıdan daha düşüktür. Açıkça söylememiz gerekirse Ayasofya
Kararnamesinin sayısı da sahtedir.
Bütün bu delillerin ışığı altında; Ayasofya
Camiinin Müzeye çevrilmesi ile ilgili 24.11.1934 tarihli kararnamenin sahte /
geçersiz olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
Bu yola neden tevessül edilmiştir. Buna da biz yorum getireceğiz:
Tahminimize göre Atatürk zamanında alınmış bir kararname olabilir. Ancak
içeriği farklıdır. Ayasofya Camiinin müze olarak hizmet vereceği ve aynı
zamanda ibadet için de kullanılacağı yazılı olmalıdır. Nitekim yukarıda izaha
çalıştığım üzere Atatürk’ün “ İbadete
kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı. Böyle münasebetsizlik olur mu hiç. Ayasofya
Cami’dir, aynı zamanda da Müze olacaktır, maksat budur” şeklinde bir konuşma
yapmış olması bu tezimizi kuvvetlendirir niteliktedir. Dolayısıyla var olduğunu
ihtimal dâhilinde gördüğümüz bu kararname Ayasofya’da ibadeti engellemek
isteyen ve yabancı devletlerin borazancıbaşılığını yapan bazı karanlık emellileri
memnun etmediği için kararnameyi yayınlamadıkları, hatta sayı dahi
aldırmadıkları, dolayısıyla Ayasofya’da ibadeti engellemek için yeni bir
kararnameye ihtiyaç duydukları ve yukarıda sözünü ettiğimiz kararnamenin de bu
sebeple kaleme alındığı düşünülebilir.
Ayasofya’nın müze olarak açılması ile ilgili bir kararname olmadığını
varsaydığımızda, bu kere Ayasofya Camiinin Kararname olmadan Müzeye çevrildiği
gerçeği ortaya çıkar. Bu duruma göre sonraki yıllarda vatandaşın yavaş yavaş
tepki göstermesi üzerine, hadiseyi resmileştirebilmek için Kararname yazmak
mecburiyetinde kalınmış olmalıdır. Ayasofya
Camiinin müze olarak kullanılmaya başlandığı ilk yıllarda ibadete kapalı
olması; Ayasofya’nın önceki yıllardan beri devam eden onarımları nedeniyle
zaman zaman ibadete kapalı tutulmuş olmasından dolayı geçici bir tasarruf
olabileceği düşünülerek fazla dikkat çekmemiş olabilir. Ancak zamanla halktaki
bilinçlenmenin sonucu olarak “Ayasofya neden ibadete açılmıyor” sorularının
çoğalması üzerine bu duruma yasal bir dayanak bulma yoluna gidilmiş ve bir
Kararname uydurma gereği ortaya çıkmıştır. Kanaatimce bu kararname: Camilerin satıldığı,
asker kışlası veya depo olarak kullanıldığı 1940 lı yıllarda yazılmış
olmalıdır.
Söz konusu Kararnamede ayrıca yanıltıcı bir ifade kullanılmıştır; “ Ayasofya Camiinin tarihi vaziyeti
itibariyle müzeye çevrilmesi bütün şark alemini sevindireceği..”
denilmiştir. Bu tamamen yanlış bir beyandır. Şark Âlemi niçin sevinsin ki? “Batı Âlemini” veya “Hıristiyan Âlemini”
diyemedikleri için “Şark Âlemini”
denmiştir. Zira Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi, Bizans kalıntısı Hıristiyan âlemini
memnun etmiştir. Ama esas gayelerinin burasını yeniden kiliseye çevirmek olduğu
da açıktır. Zira Ayasofya’yı ziyaret eden birçok batılı devlet adamı bu art
niyetlerini dolaylı bile olsa ziyaretleri sırasında oradaki görevlilere karşı
açıkça dile getirmişlerdir.
Tarihçi merhum Prof. Dr. Halil İnalcık 7 Ekim 2014 tarihinde bir TV
kanalındaki konuşmasında; 1958 yılında Münih’te katıldığı bir kongre sırasında,
Bavyera Kardinalinin “Ayasofya’nın kubbesinde Hıristiyanlığın yıldızı
parlayacaktır” dediğini ve bütün sözde ilim adamlarının da onu dakikalarca
alkışladıklarını ifade etmişti. İşte Batının gerçek yüzü budur.
Ne acıdır ki; sadece yabancılar değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı
kimliğini taşıyan bazı kişiler de olumsuz fikirleri ile yabancıları destekler
tarzda ifadeler kullanmaktadır. Nitekim; bu kişilerin, “Etrafta birçok cami
var, Ayasofya’nın cami olmasına gerek var mı ki? Şeklinde bilinçsizce konuştuklarına
şahit olduğumda onlara: Ayasofya’nın fethin sembolü olduğunu, daha doğrusu
bizim istiklalimizin- bağımsızlığımızın sembolü olduğunu, müzede ısrar etmenin,
kilise heveslisi bazı ülkelerin isteklerine boyun eğmek olacağını izah etmeye
çalışmıştım. Ayrıca bu kişilere: “Ayasofya’yı kiliseye çevirmek isteyenlere, sanki
İstanbul’daki kiliseler ibadet edenler tarafından dolup taşıyor da sıra
Ayasofya’ya mı geldi diye niçin sormuyorsunuz” dediğimde de hiçbir cevap
veremiyorlardı.
Sonuç olarak: İddia konusu Kararname
olsun veya olmasın; Ayasofya’nın Cami olarak ibadete açılması için hiçbir yasal
engel yoktur. Fiziki olarak da Ayasofya’nın hem ibadete açılması ve hem de
yerli ve yabancı ziyaretçiler için ziyarete açık tutulması mümkündür.
Şöyle ki; Ayasofya’nın, 1991
yılında ibadete açmış olduğumuz Hünkâr Mahfili bölümünden Ayasofya’nın ana
mekânına geçişi sağlayan bir kapı vardır. Şu anda, devamlı kapalı tutulan bu
kapıdan Ayasofya’nın mihrabının olduğu bölüme geçiş yapmak mümkündür. Mihrabın
önündeki belirli bir alan ibadet için ayrılır ve etrafı ahşap veya uygun bir
malzemeden yapılan paravanla çevrilebilir. Ziyaretçilerin ise yine belirli bir
giriş ücreti mukabilinde şu andaki bahçe girişi ve Ana kapı kullanılarak
Ayasofya’yı ziyaretleri sağlanabilir. Ayrıca ibadet bölümü ile Ayasofya’nın
ziyarete açık diğer mekânları arasındaki paravanda, sadece acil durumlarda
kullanılmak üzere, bir kapı konulabilir. Böylece Ayasofya’da hem ibadet edilir,
hem de yerli ve yabancı ziyaretçiler rahatlıkla gezilerini yapabilir.
Ayasofya camiinin yeniden resmen ibadete açıldığını görebilmeyi Yüce
Rabbimden niyaz eder, bütün okuyuculara sevgi ve saygılar sunarım.
Bu Yazı Mayıs 2017 tarihinde Sebilürreşad Mecmuasında yayınlanmıştır.