Yeni Şafak Yazarı, Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Bülent Orakoğlu köşesinde dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.
Orakoğlu, geçmiş dönemde Türkiye'de yaşanan faili meçhul cinayetlere değinirken, derin devletin halen etkin olduğunu belirtti.
Karartılan birçok olaydan örnekler veren Orakoğlu, bu cinayetlerin aydınlanması için derin devletin tasfiye edilmesi gerektiğini yazdı.
Orakoğlu, derin devletle ilgili şu ifadeleri kullandı;
Uğur
Mumcu, kendisine yönelik uzaktan kumanda yöntemi ile patlatılan bombalı
suikast öncesinde şahsına gönderilen bir dosyada araştırdığı konuların
fevkalade fevkinde bilgiler olduğunu görünce heyecanlanarak önce dönemin
8. Cumhurbaşkanı Özal’ı aramış ulaşamayınca, bu kez dönemin Jandarma
Genel Komutanı Eşref Bitlis paşayı telefonla arayarak kendisine gelen
dosya hakkında bilgi vermişti.
Bu
telefon konuşması Uğur Mumcu’yu illegal olarak dinleyen derin yapı
tarafından tespit edilmiş, bu olaydan kısa bir süre sonra Mumcu 24 Ocak
1993’te otosuna yerleştirilen uzaktan kumanda ile patlatılan bombalı
suikast saldırısı sonrası hayatını kaybetmişti. Eşref Bitlis Paşa,
Mumcu’dan 24 gün sonra 17 Şubat 1993’te Özal ise Bitlis paşa’dan iki ay
sonra 17 Nisan 1993 tarihinde ortadan kaldırılmışlardı. Özal’ın o dönem
Özel Kalem Müdürlüğü’nü yapan Feyzi İşbaşaran Mumcu’nun ölümünü Özal’a
bizzat bildirdiğinde ‘’Cumhurbaşkanı’nın gözlerinden yaş boşaldığını,
eyvah hedef yine benim. Plan işliyor. Artık bunları kimse durduramaz’’
dediğini iddia etmişti. Ülkemizde geçmişte vesayetçi yapı ve küresel
hegomonik devletlerin kontrolündeki derin yapı, Türkiye’de devletin en
üst kademesindeki yöneticileri, askerleri gazetecileri çeşitli suikast
yöntemleri ile öldürürken geride bıraktıkları acılı eş ve çocuklarının
yasına saygı duymadıklarını çeşitli tavır ve hareketleriyle açıkça belli
ediyorlardı. Çeşitli yöntemlerle psikolojik harekat uygulanan acılı
ailelere aşağılama sindirme stratejileriyle cinayetlerin toplum önünde
tartışılmasının önünün kesilerek, gerçeklerin ortaya çıkmaması için
baskı uygulamaktan kaçınmıyorlardı. Bu durum aynı zamanda devlet-millet
kaynaşmasının ve işbirliğinin önündeki
en önemli engeli oluşturuyordu. Ancak Türkiye’de çeşitli tarihlerde
işlenen faili meçhul veya faili belli cinayet ve suikastlarda
hayatlarını kaybeden kişilerin yakınlarına uygulanan pasif şiddet,
aşağılama ve baskının neredeyse bire bir aynı olması bu suikastların
arkasındaki derin cinayet merkezini deşifre ediyordu.
1979 yılında Milliyet Gazetesi’nin satışına karşı çıkan Abdi İpekçi
Ağca tarafından, 1990 yılında ise, Hürriyet Gazetesi’nin satışına karşı
çıkan Çetin Emeç’in, İslami Harekat Örgütü(!) Lideri İrfan Çağrıcı ve
tetikçi firari Muzaffer Dalmaz tarafından öldürülmeleri sonucunda büyük
bir tesadüf eseri, her iki gazete de Aydın Doğan tarafından satın
alınıyordu. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu Raporu “Özel Harp
Dairesi, Kontrgerilla ve Gayrı Nizami Harp” başlıklı 13 sayfalık bölümde
Gladyo’yu açık biçimde ortaya çıkarıyor. Yerüstü birimi, Özel Kuvvetler
Komutanlığı, yer altı birimleri ise vatansever sivillerden oluşan
‘’Beyaz Kuvvetler’’olarak bilindiğini, Abdi İpekçiyi öldüren Mehmet Ali
Ağca’nın da Beyaz Kuvvetler’den olduğu, açıkça ifade ediliyordu.
Gazeteci Çetin Emeç suikastının üzerinden yaklaşık 30 sene geçti. Bu
cinayet de tıpkı diğerleri gibi hala aydınlanmadı. Çetin Emeç’in eşi
Bilge Emeç’in suikastten 20 sene sonra yaptığı açıklamalar bu derin
yapının devlete ve topluma ne kadar sızdığının açık işaretlerini
taşıyor. Emeç açıklamalarında bu güne kadar konuşmadığını zira bıktırma
siyaseti ve usandırma politikalarının ailece hedefi olduklarını bu
konuda başarı sağladıklarını ve pes ettiklerini ifade ederek
‘‘Çözmesinler, istemiyorum dedirttiler. En acılı günlerimde,
geliyorlardı, anlattırıyorlardı, gidiyorlardı. Sonra bir başkası
geliyordu, sonra bir başkası. ‘Ya ben bunları anlattım diyordum’, ‘Dosya
boş, ifadeler yok edilmiş. Baştan yapacağız’ diyorlardı. Kaç kere
kayboldu ifadeler, kaç kere. Defalarca soruşturmayı yürüten terörle
mücadelenin başındaki kişi değişti. Çok ağırıma gitti bu olanlar. Nasıl
kaybolur ifadeler?’’
Uğur
Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu ise ‘’Suikast veya cinayete kurban giden
kişilerin yakınlarının üzerine gidilerek biz mağdurların ihmallerinin
oldukları ve biz acılı aileleri mağdur etmek için her türlü baskı
uygulanıyor. Ölenlerin yakınlarının bu olayları sorgulamaması için her
türlü psikolojik harekat uygulanıyor. İpekçi cinayetinden bu yana...
Yakınlarının üzerine geliniyor, sanki mağdurları suçlu ilan etmek için
her türlü yola başvuruyorlar’’ demişti. Hablemitoğlu’nun eşi Şengül
Hablemitoğlu ise “14 senedir beklediğimiz bir dava yeni açılıyor. Olayın
yaşandığı gece sabaha kadar emniyette kaldım. Bir başka sefer 12 saat
dinlediler. Emniyete çok sık gidip geldim. Bilmiyorum diğer olaylarda
eşler benim kadar sık emniyete gidip geldi mi? O açıdan da çok kızgınım.
Bu cinayet bugün olsaydı gitmezdim ‘Ne işiniz var, def olun gidin’
derdim. Bu kadar da amiyane söylüyorum” diyordu. Eşref Bitlis’in oğlu
Tarık Bitlis ise babasının ölümünün üzeriden 26 yıl geçtiğini bu süre
içerisinde olayın aydınlatılmadığını ifade ederek, mevcut sistemdeki
bozuklukların bu tür olayları hep karanlıkta bıraktığını öne sürdü.
Türkiye’de tüm faili meçhul cinayet ve suikastları çözmek için derin yapının acilen tasfiye edilmesi elzem görünüyor.
Etiketler:
bülent orakoğlu